Psikanalizde Konuşmanın İşlevi: “Konuşma Terapisi”
Terapide konuşmak bir şeyleri nasıl değiştirir?*
Konuşma Terapisi Hakkında1
Gündelik hayatta kullanılan konuşma biçimi, genellikle bir bilgi aktarma işlevi olarak kullanılır. Birilerine bir şeyler anlatır, karşılığında “tamam”,”anladım”, “evet” gibi basit dönütler alırız. Şayet daha samimi bir konuşma içerisindeysek, kendimizle ilgili bir olumlu bir haberi paylaştığımızda, “sevindim” gibi karşılıklar alırız. Örneğin görüştüğü kişiden ayrılan birisi “ayrıldım” dediğinde “senin adına üzüldüm” tümcesi ortaya çıkması olasıdır ancak bazı durumlarda gelinen ayrılma durumunda başka bir doyum göze çarpar ve “ilk defa rahat hissediyorum” gibi bir ifadeyi de sıradan türde dinlediğimiz takdirde ilginçlikle karşılayabiliriz. Bu anlarda dinleyen kişi, deneyimlerimizden aldığı imgeleri kendisindeki benzer deneyim ve imgelerle karşılaştırarak, bir tarz kıyas ve empati kullanarak dönütler yaratmaktadır. Şayet, benzer deneyimleri verdiğiniz imgelerden çağıramıyorsa onu tuhaf bulabiliriz. Bazılarımız deneyimlerini aktarıp dinleyiciye de hissettirme konusunda ikna edici olmayı deneyebilir, bazılarımız da bu engeli umursamayıp anlattıklarıyla özdeşleşmeden dinleyicilik görevini tüketene kadar konuşmaya devam edebilir. Ancak birini dinlerken, onu kontrol altında tutabilir bir öteki boyutuna indirgemeye, kendi deneyimlerimizi onun deneyimlerine entegre etmeye hatta benzer deneyimler denklemi kurmadan onu anlayamayacağımızı inkar eden bir modeli temele alan dair bir alışkanlık geliştiririz. Bu indirgemeler, o hikayenin eşsizliğini deneyimleme ihtimalini kaçırmamıza neden olur.
Psikanalitik teknikte danışanlardan talep edilen en temel eylem, sadece aklına geleni sansürsüz biçimde konuşmasıdır. Bu günlük hayatımızda pek de şahit olmadığımız biçimde bir konuşmanın talebidir. Genellikle bir meseleye ilişkin yorumlarımızı yaparken “ben” olarak nasıl anlaşılacağımızı tahmin ederek (ya da tahmin etmeye çabalayarak), kendimizi o konu hakkında konuşmuş ve konuşmamış olarak hayal edip karşılaştırarak benliğimizin konuşmasını sağlarız. Ancak belirli kelimeler, belirli olaylar, belirli işaretler bizlerin zihninde sansürlenmiş bazı başka çağrışımlar getirmektedir. Çoğunlukla bir yanılsama olarak “ben” karşıdakinin, Ötekinin gözünden bize yansıyacak bir imgedir (ki “benin” ne zaman ne olacağı o kadar değişkendir, kendi değeri sabit olsa bile onu o sabitlikte tutacak ruhsal yatırım her zaman değişmektedir). Ayna karşısında konuşarak inşa edilmiş benliğin kırılganlığını düşünün. Konuşma içerisinde de konuşan ile dinleyen arasında aynı kırılganlık hemen her seferinde tekrar üretilir. Çünkü konuşma çalışılmıştır (farkında olunmasa da: “ben bunu dersem ne derler?”, “bunu söylemek ayıp mı?”,”saçmalamış mı olurum?” gibi birçok yargıya maruz kalarak rafine bir hale gelmiştir). Benlik düzeyinde olan bir sesleniş, yanılmamaya ve tökezlememeye çaba sarfediştir.
Ancak terapide terapistin bu konuşmaya ilişkin talebi paradoksaldır. Terapist, sadece sesli olarak talep ederek konuşanın ego düzeyindeki konuşmasının önüne geçmesini sağlayamaz. Bir düzeltmen olarak görev yapmaz. Psikanalizin sunduğu araçlar bu noktada farklılaşmaktadır. Seans odasında odaklanılan şey; ne demek istediğinizden ziyade, yani sizi çeşitli düzeltmelere boğacak ego düzeyindeki konuşmadan ziyade, konuştuğunuz sırada tökezleyen kelimeler ve seslerdir. Terapistin konumu terapi talep eden için bir şeyleri açıklığa kavuşturmak değildir. Terapistin konumu tam da artık işlemeyen anlamlar ve onların keyfi için terapi talep edenin aklını karıştırmak, keyif üretmeyen bu unsurları üstünde çalışılabilir noktalara götürmektir. Bilinçdışının dinlenilmesi, söz konusu belirsizliğin çalışılabilir kılacağı bir konuma geçmeyi mümkün kılar.
Bu noktada analitik terapi uygulayan klinisyenin dinleme biçimi özeldir. Çünkü terapist, terapi talep edenin ne demek istediğinden daha çok, ne dediğine, yani benlik seviyesinde konuşmasından ziyade onun konuşmasında tökezleyene ya da çift anlamlı seslere odaklanır. Artık-ifadeye, gösterene, dikkatini verir. Yani kişinin bastırdığı ancak konuşmasında geri dönen o şeye… Tekrarın bir izine, canlı gömülen bir isteğin mezar taşına dokunur. Elbette bu süreç deşifreasyon sürecidir. Terapi talep eden, kendi dil sürçmesinde ya da konuştuğu kelimelerin neden o ya da şu şekilde değil de bu şekilde anlatıldığına odaklanmaya başlayacaktır. Dilinin ucundaki bir kelimenin neden aklına gelmediğinden, yanlış söylenmiş bir harfe ya da başka bir şekilde duyulabilecek bir biçimde söylenmiş bir tamlamaya kadar her şeyin öznenin kendi tarihinde kapladığı yere dair bir keyif ortaya ortaya çıkacaktır. Bütün bunların ortaya çıkması dahi, bir jouissance’ı içinde barındır. Özne bilinçdışındaki örtük doyum yaratan tekrarları, konuşarak tarihine katmaktadır. Aslında bu bedenin bütünüyle hatırlayamadığı bir tarihtir. Terapi talep edenin ele almak için bir Ötekine, yani kelimelerin vücuduna işlediği alanın vekaletini alabilecek birine, bir terapiste ihtiyaç duyar. Psikanalitik terapi birinin gözetiminde kendi içinde yolculuk yapmak gibi, kendi içinde yeni elementler bulmak gibi süreci içerir. Terapi talep eden konuştukça, kendi tarihinde birbirinden bağımsız görünen birçok elementi birleştirecek, bunun birleşmesinden bir tarz keyif duymaya başlayacaktır. Konuşması içerisinde – spontanlaştıkça daha da artan – öteki anlamlar duyulmaya başladıkça şikayetlenerek geldiği meseleden aldığı bu örtük doyumla ilişkisi başkalaşır. Bunun için terapi sürecinde terapi talep edenin acı çekme şeklinin olabildiğince çeşitli boyutlarıyla ortaya koyulması önemlidir; bu, şikayetlenmelerine neden olan sesin, gösterenin, kelimenin ya da kabaca örüntünün öteki söylemleriyle diyalektikleşmesine dair zorunlu bir süreçtir. Ancak bunun için özel türdeki bu dinleme şarttır. Terapistin dinlemesi terapistin kendi hikâyesindeki imgelere dayanmaz2, gündelik hayattaki anlama ve yargılara dayanmaz. Özneye varlığını veren o yarığa odaklanmıştır. Bu semptomun, yani terapi talep edenin acılarına yine terapi talep edenin vereceği cevabın çekmecesini açacak anahtardır.
Dipnotlar
*Doğrusu, yazıyı okunabilir bir formatta tutabilmek için önce bir çok dipnot ekledim. Sonra bunu daha teknik olarak ele alacağımı umarak, bu dipnotları çıkarttım.
- Freud, Anna O. ile çalışırken, Anna O. çalışmanın adını “baca temizliği” ve “konuşma kürü” olarak adlandırır. Burada Freudcu Bilinçdışının çalışılmasıyla, Lacan’ın yaptığı yapısal değişimlerin çalışılması arasında birbirini tamamen kapsamayan kesimler var. Öncelikle Lacan, XI.’de gösterenin ortaya çıktığı anlardaki müdahelenin, gösterenin anlamsızlığını azaltmayı hedeflediğini belirtir. Ancak S:XX’e geldiğinde, Lacan için konuşma değişmiştir. Konuşan o’dur, “Ça Parle”. Öznenin mahzeninden ziyade, Ötekinin söylemidir. Bu nedenle, konuşmanın Ötekine hitap etmesi gerekir…. Dipnot olduğu için uzatmıyorum.. ↩︎
- Terapist/Analist imgeleriyle değil, Lacan’ın Analistin Arzusu dediği, söz konusu konuşma biçimiyle dinler. Elbetteki imgesel meseleleri de bir kulağının ucuyla tutmaktadır ancak dönüştürücü olanın gösterenin ortaya çıkmasıyla ilgili olduğunu unutmaz, buna göre konum alır. ↩︎
Kaynakça
– Breuer J., Freud, S.(2013). Histeri Üzerine Çalışmalar. Emre Kapkın (çev.). İstanbul: Payel Yayınevi.
– Fink, B. (2016). Lacancı Psikanalize Bir Giriş: Kuram ve Klinik. Özgür Öğücen (çev). İstanbul: Encore.
– Fink, B. (2024) Freud’a Klinik Bir Giriş. Aleks Matosoğlu (çev). İstanbul: Axis Yayinları
– Freud, S. (1905a). Seminer: Nevrozlar, Kamuran Şipal (Alm.’dan çev.), İstanbul: Say Yayınları
