Psikanalitik Tedavinin Esas Hedefi ‘Anlamak’ Değildir

Psikanalizin nevrotiklerle olan temel amacı anlamak değil, dönüştürmektir. Nevrotikler ve modern psikoterapide borderline olarak adlandırılan kişilerle yapılan psikanaliz, insanların psişik ekonomileri üzerinde önemli etkisi olan unsurları konuşmaya teşvik etmeye odaklanır. Biz klinisyenler olarak onları böyle şeyleri kendi kendilerine söylemeye yönlendiremiyor olsak bile; psikanaliz, aslında söylediklerimizin bizim üzerimizde dönüştürücü bir etki yaratması üzerine kuruludur. En iyi ihtimalle hatırı sayılır bir karşılıklı alışveriş söz konusudur: birbirimize verdiğimiz ipuçlarından yola çıkarız ve analist ya da analizandan biri, öteki üzerinde ciddi bir etki yaratan bir şey söyler; bunun kimin tarafından söylendiği ve anlamı ise çoğu zaman bütünüyle açık değildir.

Dünyayla, yaşamla, ilişkileriyle ve kendi dürtüleriyle olan deneyimlerini değiştirmek için analizanların anlayışını ya da öz-anlayış biçimlerini etkilememize ihtiyaç duymayız. Amacımız analizanların kendi davranışlarını ya da fantezi dünyalarını nasıl gözlemleyip nasıl denetlediklerini değiştirmekten ziyade; örnek vermek gerekirse, bir erkeğin yıllarca sahip olduğu ve iğrenç bulduğu bir cinsel edime ilişkin fantazmını —kendinden daha iri ve daha güçlü bir erkeğin ona zorla oral seks yaptırma fantezisini— radikal biçimde dönüştürmektir. Söz konusu radikal dönüşüm, gündelik yaşamda yakasından ayrılmayan bu fantezinin artık seks yaparken ya da mastürbasyon sırasında aklına gelmemesi ve bir daha hiç geri dönmemek üzere hayatından uzaklaşmasıdır.

Amacımız, analizanın bu fantazm hakkında düşünme biçimini, ‘Yine o iğrenç fantazm geliyor—ama şunun ayırdında olmam gerekir ki bu fantazma sahip olmamın nedeni, çocukken mahallemde tanıdığım bir adamla yaşadığım şeye bir şekilde takılı kalmış olmamdır, öyleyse beni ele geçirmeden önce onu durdurmalıyım’ diyerek kendi kendine yeni bir telkin kuracağı bir değişime doğrudan yöneltmek değildir. Lacancı yaklaşımla yapılan psikanalitik çalışmanın amacı analizanda bir gözlemleyen ego gelişimi değildir.(Örnek için bkz. Lacan, 1967–68) Onu yıllardır rahat bırakmayan, uyku ve alkol bağımlılığına sürükleyen bu fantazmın hayatına sirayet edişini, kendinde yakalayabilmesini amaçlamayız. Amaç ne bu fantazmı analizan için bir bağlam içine almaya ya da önemini bilinçli olarak küçümseyerek yerinden etmeye yahut ondan duyduğu heyecanı akıl yürüterek söndürmeye yöneltmek de olamaz. Fantazmı yerinde tutan tüm çocukluk unsurlarına ve daha sonra yaşamında bunun üzerine eklemlenen öteki unsurlara da ulaşarak, bütün bu malzemeyi kazıyıp yüzeye çıkararak söze getirmeyi amaç ediniriz.

Bu unsurları başka birine seslendirmek, fantaziyi var eden nedeni anlamaktan farklı bir şeydir. Bazen değişime anlamak da refakat edebilir ancak değişim için zorunlu bir koşul değildir ve birçok durumda değişime engel bile teşkil edebilir. Esas olan, şeyleri bir başka kişiyle birlikte söze getirmektir. Lacan’ın (2001b, s. 139–40) ifade ettiği gibi,

“Bir analizin, analiz edilen kişinin bilinçli olarak bir şeyleri fark etmesi nedeniyle başarılı bir çözüme[dénouement] ulaştığını düşünmek doğru değildir. […] Bahis konusu olan, bilince yönelmek değil, aksine, söze yönelmektir […] ve bu sözün bir başkası* tarafından işitilmesi gerekir.”

Bazı zamanlarda, tüm bu unsurları keşfetmek analizan için ağır, acı dolu ve kaygı verici olabilir. Ancak, çoğu zaman, bu sürecin tamamlanmasıyla fantezinin kendisi bütünüyle ortadan kaybolur. Bu, yukarıda sözü edilen analizanda yaklaşık üç yıllık analitik çalışmadan sonra gerçekleşti; ancak zorla oral seks fantazisi yaklaşık 25 yıl boyunca başına bela olmuştu, birkaç kez neredeyse onu intihara sürüklemiş olduğundan dolayı duyduğu rahatlama son derece büyüktü.

Tabii, o üç yıl boyunca pek çok başka şey hakkında da konuştuk. Yine de analizanın başlangıçta konuşmaya pek sıcak bakmadığı utandırıcı ve aşağılayıcı anılarına hatırı sayılır vakit ayırdık. Bana gelmeden önce, geçmişi soruşturmak yerine şimdiye odaklanmayı tercih eden birkaç farklı pratisyenle yıllar boyu psikoterapi ve analiz çalışmasında bulunmuştu; buna rağmen onu rahatsız eden ve depresyona sokan fanteziler ise analizanın gördüğü bir rüyayı ele aldığımız güne kadar varlığını sürdürmüştü.

Rüyada, analizan duşta olduğunu görmüştü, ona duşun onun aklına ne getirdiğini sorduğumda, daha önce kimseye bahsetmediği bir çocukluk sahnesini çağrıştırdığını söyledi. Ergenlik çağından önce, duşta kendinden daha büyük bir başka çocuğa oral seks yapmaya zorlanmıştı. Ki bu çocuk hakkında defalarca konuştuk, fantezilerinde önemli bir rolü olduğundan önemli bir yer tutmuştu ama bu anı hiç aklına gelmemişti. 

O ana dek, analizan, bu kadar küçük bir yaşta böyle şeyleri istemiş olmasının kendisinin temelde sapkın ve kusurlu olduğunun bir kanıtı olduğuna inanmaya devam etmişti. (Geçmişindeki başka cinsel davranışlarda da kendisini aynı şekilde değerlendiriyordu.) Seans esnasında, aniden, bu çocukluğundaki duş sahnesini hatırladı ve — kendisinden büyük ve güçlü olan — o çocuğun kendisinden yapmasını istediği şeyi kendisinin istemediğinin ve orada bulunmak da istemediğinin ayırdına vardı. İlk başta meraklı olsa da, sonrasında fiziksel olarak buna zorlanmış ve kendisini kısıtlanmış hissetmişti. Bir hafta sonrasında analizan, sanki zafer kazanmışçasına, o çocukla yaşananların ‘cinsel fantazilerinin çekirdeğini oluşturduğunu fakat artık böyle olmadığını’ ifade etti. Nokta.

Analizan, çocukluk dönemindeki bu cinsel edime —ve diğerlerine de— dahil olmuş olduğu için kendisini iğrenç bir suçlu gibi düşündüğünü fark etmiş miydi ? Ve belki de ‘bu iş için iki kişiye ihtiyaç olduğu’ gerçeğini kabullenmektense kendisini bir suçlu olarak görmeyi tercih ediyor muydu? Analizan, daha erken Ödipal senaryolara kıyasla, bu durumda kendisini ‘suçlu’ olarak konum almayı belki de daha çok tercih ettiğini; böylece suçluluk duygusunu ikincisinden birincisine  doğru kaydırdığını fark etmiş olabilir mi? Bana kalırsa, bunları fark edip etmemesi pek de önemli değildir ya da bu çocukluk sahnesi üzerine yürüttüğümüz çalışmayı daha önceki başka çocukluk sahneleri üzerine yaptığımız çalışmayla ilişkilendirip ilişkilendirmemesi de. Ne olup bittiğini, neden olup bittiğini ve bunun nasıl değiştiğini anlamak elbette fena bir şey değildir —yeter ki bizzatihi dönüşümün önünde duran şey haline dönmesin. Anlama, nihai bir son olarak ele alındığına kendisini bir direnç olarak gösterebilir. Bu vakadaki analizanda önemli olan geçmişteki olayların artık başına bela olmaktan çıkması ve omuzlarındaki büyük yükün kalkmasıdır ve dahası, o yükü taşımak için harcadığı o enerji artık başka yaşamsal etkinlikler için kullanabilir hale gelmesidir.

Cinsel fanteziler üzerine uzun uzadıya ve katlanması zor bir ayrıntı düzeyinde konuşmak zorunda kalmanın yarattığı rahatsızlık ve mahcubiyet olmadan, analizanların bu tür libidinal konumlara ulaşabilmesi pek nadirdir. Aynı şeyleri defalarca konuşarak, ta ki onları dönüştüren yorumlara denk gelene kadar işlemeleri gerekir. (Birazdan da göreceğimiz üzere, bunların hiçbiri anlam sağlayan şeyler olmak zorunda değildir.) Onların bu kadar rahatsız eden ve utanç verici deneyimlerini —dönüşüme imkan verecek şeyin ortaya çıkabilmesi için mutlaka söze ulaşması gereken tüm o şeyleri konuşmaya davet etmeye devam ederken — bir miktar hafifletebiliriz. Çünkü kalıcı bir değişim, ancak ve ancak bütün bunların söze dökülmesiyle meydana gelecektir. Analizanın bu tür belirleyici çocukluk olaylarını ve fantezilerinin tamamını ortaya koymadan da ilerleyebileceğimiz hatasına düşmemeliyiz, zira bu hataya düşmek, analizanlarımıza temel bir kötülük yapmakla eş değer görülebilir.

Nevrotiklerle yapılan Lacancı çalışmada, ki burada tekrar vurguluyorum ki Psikotikler hakkında konuşmuyoruz (bu noktada gerek duyulan farklı bir yaklaşım için bkz: Fink, 2007, Bölüm 10), anlam sağlamak ile ilgili değildir; tersine, söylenemez olanı söze dökmekle ilgidir. Analizanda söylenemez (Örnek için, Lacan, 1971-72), düşünülemez, kabul edilemez ve/ya da hayal edilemez olan şeyin dile getirilmesiyle ilgidir. Daima, analizanın kendisine itiraf etmeyi tercih etmediği şeyle ilgidir; bütünüyle varlık dahi bulmamasını dilediği düşüncelerin ve duyguların sözle kurulmasıyla ilgidir.

İster analizan ister analist açısından olsun, bütün bu şeyleri dile getirmek onları anlamakla aynı şey değildir.[Vurguyu güçlendirmek için italik yazıldı, Ç.N] Her şeyden önce ve hepsinden önemlisi onları konuşmak gerekir. Anlama – zaten ortaya çıkarsa da — bekleyebilir. Analizin anlam sağlaması gerekmez.: anlam egonun tekrar palazlandığı bir şeydir. Ego, kim olduğunu ve neden böyle davrandığını bir yere oturtmak için bir anlamı kullanır. Kısacası, anlam rasyonalizasyon işlevi görür ve bilinçdışını uzakta tutar. Analizin anlam ve anlama üzerinde durması, çoğunlukla, analizanın kendi davranışlarına psikolojik açıklamalar bulma konusunda maharetli hale gelmesine neden olarak analizanda olan değişimi — artık geçmişteki gibi davranmanın ya da hissetmenin cazip gelmemesi gibi— teşvik etme noktasında pek bir işe yaramaz ya da çok nadir işlev görür. 

Analistin işlerinden biri de, anlamı parçalarına söküp dağıtarak, anlamın her şeyi açıklayabileceğine dair kanıdan uzağa konumlandırmaktır. Çünkü “anlama” her şeyi açıklamaz; kısmîdir, bütünsel değildir, bir şeyleri her zaman dışarıda bırakır. Aynı Zen Ustalarının işlerinde olduğu gibi, aydınlamanın kaynağının anlam olmadığını, tersine, bir var oluş haline tekabül ettiği düşüncesine dayanıyorsa, psikanalist de analizanın anlam arayışının modern bilimsel öznenin amacının bilgi aracılığıla doğanın ve kendisinin üzerinde bir hakimiyet yaratarak yanıltıcı bir efendilik arayışına sıkı sıkıya bağlı olduğunu kavrar.(Lacan, 1988a, Bölüm 1). Tam tersine, analitik çalışma, analizana bunu açıkça ifade etmeden, kendisinin de evinin efendisi olmadığını ve psişik sağlığının bir bölümünün de bu ustalık meselesine olan saplantısından vazgeçmek olduğunu işaret etmeyi içerir. 

Hedefimiz, bilinçdışını araştırmak, mümkün olduğunda bilinçdışını dile getirmek, analizanın düşünmüş, hissetmiş, istemiş olduğu düşünülemez, kabul edilemez şeyleri yüksek sesle dile getirip kendi söylediğini duymasını sağlamaktır. Ama bu analizanın kendi bilinçdışının efendisi olmasına olanak tanımaz. Bunu böyle ele alsaydık, bu; analizanın söylediği her şey üstünde tam bir denetim kurma arzusuna kapılmaktan başka bir şey de olmazdı ki bu, anazlizanın hiç planlamadığı bir şeyi yapmamasına ve sonradan ‘keşke söylemeseydim’ diyebileceği hiçbir şeyi ağzından kaçırmamasına sebep olurdu. Ki Psikanaliz egonun bilinçdışında gelen bir çok şeyi reddedip bastırmadığı yeni bir ilişki biçimini de net bir şekilde hedefler, fakat bilinçdışını egoist bir efendinin kölesi haline getirmeyi de hedeflemez!

Böylece, seans arasında gerçekleşen çalışmayı tek tek özetlememize, oluşturduğumuz anlamlı bağlantıları göstermeye gerek kalmaz. Mümkün olduğunca, analizanlara anlamı yerinden ederek şunu hatırlatmış oluruz: Çoğunlukla birbirini alt etmeye çalışan mütekanız söylemler tarafından işgal edilmiş oldukları için, söylerdiklerinin tam olarak ne olduğunu bilemezler. Bizim çalışmamız, tekneye sertçe çarpan “dalgalar yaratmaya” (Lacan, 1976, s. 35) muktedirdir, işleri yatıştırıp, pürüzsüzleştirmeye değil.

Elbette, birçok nevrotik analizanımda,— hali hazırda dalgalar yaratan — yaşam krizleri sırasında yeni dalgalar yaratmak istemediğim birçok örnek sunabilirim. Her nevrotikle, her seansta tekneyi mutlaka sarsmaya çalışmamız gerektiğini söylemiyorum. Ancak çoğunlukla, çalışma kendi ritmini bulduğunda, seansın sonunda tüm ipuçlarını bir araya getirip sunmaya ya da bir özet çıkartmamızı gerektirecek bir durum görmüyorum. Yukarıda sözünü ettiğim analizanla, rüyaya ilişkin çağrışımlarını kendisinden daha büyük olan bir çocukla olan anısı da dahil olmak üzere bir süre daha ele aldık ve bana rüyadaki duş zeminin üzerindeki şeyleri ayağıyla ovup çıkarttığını ve onları giderden akıp giderken izlediğini söylediğinde bana söylediği şu şeyi tekrar söyledim: “Sanki tüm bu şeyler gidere doğru akıp kayboluyordu, ve sadece kaybolmakla kalmıyordu, zemin pırıl pırıl, tertemizdi.”

Açıkçası hiçbir düzeyde analizanın arzusunun bu tür sahnelerin hiçbir şekilde yaşanmamış olması olduğunu, arzusunun çocukluğundaki her tür cinsel bilgi ve keşiften azade masum kalmak olduğunu, dile getirmeye gerek görmedim. Tüm hissi, bütün bunların gidere akıp kaybolduğu yönündeydi, öyleyse neden gidere yönelmesine, akıp gitmesine izin vermeyelim? Seansı tam da burada kestim (benim de uyguladığım değişken süreli seans adını verdiğimiz pratikle) hiçbir açıklama yapmadan sonlandırdım. Ve tam da olan buydu, bütün o hisler, giderde akıp gitti.

Duş zeminin üstündeki ‘şeyi’ kahverengi olmasına izin vermek yerine beyazlatması her ne kadar obsesyonel nevroza uysa da, bize analiz için yeni bir malzeme üretmiş oldu. Bununla bağlantılı olduğunu bilip bilmesek de analizanın seanslarındaki bir sonraki konu, çocukken bir noktadan itibaren okula gitmek yerine eve kapanıp, hasta numarası yaptığıydı. Ondan ne zaman okula gitmemeye başladığıyla ilgili daha fazla ayrıntı istediğimde ise okulda ara sıra karşılaştığı ve kendisinin istemeden cinsel deneyimlerde bulunduğu bu daha büyük çocukla karşılaşmalarına denk geldiğini anlattı. Analizan, o zamana kadar hep takdir gören bir öğrenciydi. Ancak, sonrasında akademik olarak zorluklar yaşamaya başlamış ve okulu bırakmıştı. Yıllar sonra GED’ini alarak üniversiteye girmişti, ancak üniversiteyi de bu zorluklar nedeniyle tamamlayamamıştı.

Okulla ilişkisinde olan bu beklenmedik değişim, en azından bir yönüyle, çocuklukta yaşadığı cinsel deneyimle ilgi görünüyor: lisans eğitimini yıllarca tamamlayamaması da onu mesleki olarak oldukça geri bırakmıştı. Kırklarına geldiğinde bile, nedenini bilmeksizin, işi asmaya çalışmıştı, hasta olduğunu söyleyerek işe gitmemeyi denemişti. Akademik çalışmalara yönelik tutumu da analiz çalışması içinde kısa zamanda değişmeye başladı. Fakat hala kaygıyla dolu bir haldeydi.  Duş sahnesiniyle ilgili çalışmamızın ardından, bu dönüşüm hız kazanmıştı; işe gitmeye dair dehşete düşmeyi bıraktı ve bundan kaçınmaya ya da işten muaf tutulmaya yönelik yol arayışlarına — ki böyle bir yol arayışının ne kadar enerjiye mal olduğunun göz önünde bulundurun — son verdi.

Analizanlarla yaptığım çalışmaların çoğu için şunu söyleyebilirim: analizanların artık daha fazla şeye ayıracak enerjisi olduğunu bildirirler ya da onlara işleriyle ilgili sorduğum sorulara, kendi kendilerini hasta hissedip ya da hastaymış gibi davranıp işe gitmeyip evde kaldıkları günlerin — kendilerinin de ne zaman olduğunu fark etmedikleri— bir süre zarfında sona erdiğine dair yanıtlar alırım. Bu analizan da, şeylerin ne zaman ya nasıl değiştini farketmediğini, bunlara dair hiçbir fikrinin olmadığını bunlarla da pek ilgilenmediğini belli edecek şekilde kendisini ifade etti. Bana şöyle geliyor: ‘mutlaka bir şeyler (geçmişiyle ilgili bir şeyi ya da geçmiş ile şimdi arasında kurduğu bir bağlantıyı) anlamış olması gerektiğine inanların’ ileri sürdüğü yükümlülük analizanlar dahi buna bizzat bir şey söyleyemiyorken, anlama meselesinin neye denk düştüğünü açıklamak olmalıdır. Analizanlar bunu bilmek zorunda değildir, şayet varsayımım doğruysa, yani okulda o daha büyük çocuğu görmekten kaçınıyor oluşu ve okula gitmemek için bahaneler bulmaya başlaması gibi, benim burda formüle ettiğim gibi ‘neden’ ya da ‘ne zamanı’ analizanın formüle etmesine gerek yoktur. Analizanın daha iyi olabilmesi içinyaşamını ve kariyerini sabote etmeyi bırakabilmesi için — analizanın bilmesine gerek yoktur.**

Bruce Fink
Çeviren: Murat Tarhan

*Başka bir bağlamda Lacan (2006a, s. 254-255) söze dökmeyi (ya da kelimelere veya konuşmaya dökülmesi) Sartre’ın “bilinçli farkındalık” (prise de conscience) dediği şeyle ayrıştırır: bilinçli farkındalık, bir şeyi ansızın farketmeyi, (intrasubjective) bir şeyin farkına varmayı işaret eder. Lacan, Anna O.’yu örnek vererek, semptomların kaybolması için bu tür bir bilinçli farkındalığın zorunlu olmadığını öne sürer. Hipnotize edilmiş olsa da, konuşanın [Anna O.] tüm bunları başkalarının anlayabileceği bir dile, yani kelimelere dökmesi gerekir. Anna O., öyküsünü Joseph Breuer’e anlatırken, anlatısını Breuer’in anlayabileceği şekilde kurmak zorundaydı. Bir başkasına yüksek sesle simgeselleştirerek, herhangi bir bilinçli farkındalık olmaksızın, herhangi bir bilinçli anlama olmaksızın — hatta tam anlamıyla herhangi bir bilinçlilik olmaksızın — semptomları çözülmüştü. Bunu bir başkasına yüksek sesle — hiçbir bilinçli bir farkındalık olmadan, bilinçli bir kavrayış olmadan, hatta herhangi bir düzeyde bile bilinç devreye girmeden— simgeselleştirmesiyle semptomları kaybolmuştu.

**Dahası, tüm bu değişikliklerin nedenini bilmeme gerek yoktu. Duş sahnesine dair rüyasının ele alındığı seansın hemen ardından gelen seanslarda gündeme getirdiği konuyla, duş sahnesinin bizzat kendisi arasında bir bağlantı olabileceğinden şüphelenmem ve okulu ne zaman asmaya başladığını sormam yeterliydi.

Ana Kaynak:
-Fink, B. (2013). Against understanding, volume 1: Commentary and critique in a Lacanian key. Routledge. https://doi.org/10.4324/9781315889641 

-Fink, B. (2007). Fundamentals of psychoanalytic technique: A Lacanian approach for practitioners. W. W. Norton & Company.
-Lacan (1967–1968). Séminaire XV, L’acte psychanalytique [Psychoanalytic Action]. Unpublished manuscript.
-Lacan (1971–1972). Séminaire XIX, … ou pire [… or worse]. Unpublished manuscript.
-Lacan (1976). Conférences et entretiens dans des universités nord-américaines [Lectures and interviews at North American universities]. Scilicet, 6/7, 5–63.
-Lacan(1988a). The seminar of Jacques Lacan, Book I: Freud’s papers on technique (1953–1954) (J.-A. Miller, Ed., and J. Forrester, Trans.). New York and London: W. W. Norton & Co. (Original work published 1978.)
-Lacan(1988a). The seminar of Jacques Lacan, Book I: Freud’s papers on technique (1953–1954) (J.-A. Miller, Ed., and J. Forrester, Trans.). New York and London: W. W. Norton & Co. (Original work published 1978.)
-Lacan (2001b). Autres écrits [Other writings] (J.-A. Miller, Ed.). Paris: Seuil
-Lacan (2006a). écrits: The first complete edition in English (B. Fink, Trans., in collaboration with H. Fink and R. Grigg). New York and London: W. W. Norton & Co. (Original work published 1966; page numbers given in this volume are those found in the margins that correspond to the pagination of the original French edition.)

İlgili Yazılar:

Bilinçdışı Nedir ?
Psikanaliz’in nesnesi olan bilinçdışı neyden oluşur ? Freud ve Lacan’ın psikanalitik kuramında bilinçdışının yapısı, semptomlarla ilişkisi ve psikanalizin temel amacı üzerine kapsamlı bir inceleme.
Terapide Konuşmanın İşlevi Üzerine
Bu yazı, psikanalitik terapide konuşmanın işlevini ele alıyor. Günlük hayatta çoğu zaman anlamı sabitlemeye çalışan konuşma biçimlerinin aksine, terapi sürecinde konuşma; sürçmeler, tökezlemeler ve çift anlamlı ifadeler aracılığıyla öznenin bastırılmış tarihine açılan bir kapı haline gelir. Terapistin odaklandığı nokta, danışanın ne demek istediği değil, konuşma sırasında ortaya çıkan beklenmedik anlamlardır. Böylece konuşma, öznenin kendi semptomlarını çözümleyebileceği bir alan yaratır.
Terapi Ne Zaman Talep Edilir?
Terapi ne zaman talep edilir? Psikanalitik yaklaşımda semptomların anlamı ve terapiye başvurunun öznenin kendi tarihine dair işaretleri nasıl açığa çıkardığı üzerine bir inceleme.