Terapide Konuşmanın İşlevi Üzerine

Konuşmak gerçekten bir şeyleri değiştiriyor mu ?

Psikanalitik teknikte danışanlardan talep edilen en temel eylem, sadece aklına geleni sansürsüz biçimde konuşmasıdır. Bu günlük hayatımızda pek de şahit olmadığımız biçimde bir konuşmanın talebidir. Genellikle bir meseleye ilişkin yorumlarımızı yaparken “ben” olarak nasıl anlaşılacağımızı tahmin ederek (ya da tahmin etmeye çabalayarak), kendimizi o konu hakkında konuşmuş ve konuşmamış olarak hayal edip karşılaştırarak benliğimizin konuşmasını sağlarız. Ancak belirli kelimeler, belirli olaylar, belirli işaretler bizlerin zihninde sansürlenmiş bazı başka çağrışımlar getirmektedir. Çoğunlukla bir yanılsama olarak “ben” karşıdakinin, Ötekinin gözünden bize yansıyacak bir imgedir(ki “benin” ne zaman ne olacağı o kadar değişkendir, kendi değeri sabit olsa bile onu o sabitlikte tutacak ruhsal yatırım her zaman değişmektedir). Ayna karşısında konuşarak inşa edilmiş benliğin kırılganlığını düşünün. Konuşma içerisinde de konuşan ile dinleyen arasında aynı kırılganlık hemen her seferinde tekrar üretilir. Çünkü konuşma çalışılmıştır. Benlik düzeyinde olan bir sesleniş, yanılsamamaya ve tökezlememeye çaba sarfediştir.

Ancak terapide terapistin bu konuşmaya ilişkin talebi paradoksaldır. Terapist, sadece sesli olarak isteyerek birinin ego düzeyindeki konuşmasının önüne geçmesini sağlayamaz. Bir düzeltmen olarak görev yapmaz. Psikanalizin sunduğu araçlar bu noktada farklılaşmaktadır. Seans odasında odaklanılan ne demek istediğinizden ziyade, yani sizi düzeltmelere boğacak ego düzeyindeki konuşmadan ziyade, konuştuğunuz sırada tökezleyen kelimeler ve seslerdir. Terapistin konumu terapi talep eden için bir şeyleri açıklığa kavuşturmak değildir. Terapistin konumu tam da artık işlemeyen anlamlar ve onların keyfi için terapi talep edenin aklını karıştırmak, keyif üretmeyen bu unsurları üstünde çalışılabilir noktalara götürmektir.

Bu noktada analitik terapi uygulayanın dinleme biçimi özeldir. Çünkü terapist, terapi talep edenin ne demek istediğinden daha çok ne dediğine, yani benlik seviyesinde konuşmasından ziyade onun konuşmasında tökezleyene ya da çift anlamlı olana odaklanır. Yani kişinin bastırdığı ama konuşmasında geri dönen o şeye. Tekrarın bir izine, canlı gömülen bir isteğin mezar taşına dokunur. Elbette bu süreç deşifreasyon sürecidir. Terapi talep eden, kendi dil sürçmesinde ya da konuştuğu kelimelerin neden o ya da şu şekilde değil de bu şekilde anlatıldığına odaklanmaya başlayacaktır. Dilinin ucundaki bir kelimenin neden aklına gelmediğinden, yanlış söylenmiş bir harfe ya da başka bir şekilde duyulabilecek bir biçimde söylenmiş bir tamlamaya kadar her şey öznenin tarihinde yer kaplar. Aslında bu vücudun bütünüyle hatırlayamadığı bir hafızadır. Terapi talep edenin ele almak için bir Ötekine, yani kelimelerin vücuduna işlediği alanın vekaletini alabilecek birine, bir terapiste ihtiyaç duyar. Psikanalitik terapi birinin gözetiminde kendi içinde yolculuk yapmak gibi, kendi içinde yeni elementler bulmak gibi süreci içerir. Terapi talep eden konuştukça kendi tarihinde birbirinden bağımsız görünen birçok elementi birleştirecek, bunun birleşmesinden haz duymaya başlayacaktır. Konuşması içerisinde – spontanlaştıkça daha da artan – öteki anlamlar duyulmaya başladıkça şikayetlenerek geldiği meseleden aldığı doyumla ilişkisi başkalaşır. 1 Elbette bunun için terapi sürecinde terapi talep edenin acı çekme şeklinin ortaya koyulması, bu şikayetine neden olanın da bir nedeni olduğu süreç içinde terapi talep edenin kendisi tarafından ortaya koyulacaktır. Ancak bunun için özel türdeki bu dinleme şarttır. Terapistin dinlemesi terapistin kendi hikâyesindeki imgelere dayanmaz, gündelik hayattaki anlama dayanmaz. Özneye varlığını veren yarığa odaklıdır. Bu semptomun, yani terapi talep edenin acılarına yine terapi talep edenin vereceği cevabın çekmecesini açacak anahtardır.