Psikolojik ‘Beslenme’ ve Temas ‘Bağımlılığı’ Üzerine

Jacques Lacan, ihtiyaç ve talebi ele alırken dürtünün nasıl bir işlevi yerine getirdiğini de işaret eder. Öncelikle vereceğim örneğin insanın döngülerini karikatürize ettiğini akılda tutmak gerekir, bunlar her koşulda aynı şekilde işleyen süreçler değildir. Yenidoğan bir bebeği düşünelim, bir ihtiyaçtan dolayı ağlayacaktır, bebek için bu ihtiyacın ilk günlerde üşüme olarak deneyimlendiği bilinir ve anne-babanın bu ihtiyacın ne olabileceğine dair cevaplar üretmek durumundadır. Bu sinyal (ağlama), bebeğin ihtiyacını ebeveynleri için işaret eder. Bebeğin önce bu uyarılmaları huzursuzluk olarak deneyimlediği söylenebilir, anlamlandırma aracılığıyla ihtiyaca dönüşür ve bebeğin bu ihtiyacını net olarak işaret edecek pek az şey vardır. Bebeğin ihtiyacı nihai olarak bilinemez. Bebek ağlayarak ihtiyacına dair ebeveyninden bir şey talep etmektedir.

Bebeğin ihtiyacına dair bu oluşum annesi tarafından bir çağrıya dönüştürülür. Anne “acıktın mı sen ” diye seslenerek onu emzirebilir. Bu annenin bebeğin ihtiyacını bir talep formuna sokması, bir düzeyde adlandırmasıdır ve anlamlandırılmasıdır. Fakat bu noktada bebeğin ihtiyacı, gaz sancısından dolayı sırtının okşanması ya da üşüdüğünden dolayı ısıtılması hatta yalnızlıktan dolayı yatıştırılmasıyken annenin bir cevap olarak ürettiği bu emzirilme, onun ihtiyacının Ötekiyle — anne, baba ya da bakıcı kimselerle — ilişkilenmesine neden olur. Bu şekilde ihtiyacın Öteki aracılığıyla belirlenmesi, eksik olanın hiçbir zaman yalnızca ihtiyaç halinde kalmamasına, ebeveynin adlandırma girişimiyle beden ve dil düzeyinde atılmış olan bu düğümün, üşüdüğünde ya da yalnız kaldığında açlıkla ve/ya susuzlukla eşleşmiş bir deneyim olarak yaşanmasına neden olabilir. Bu sürecin bıraktığı iz kişinin takipçisi olacaktır; içi sıkıldığında beslenmek isteyebilir, bir eksikle karşılaştığında bu izlerle ilişkilenir ancak bu bütün ağlamalarının karşılığında emzirilip beslenen bir çocuğun sürekli yemek yiyeceği anlamına da gelmez. Kişi bununla biricik ve olumsal bir ilişkilenmeye sahiptir. Çocuğa, ihtiyaçların oluşturduğu boşluk aracılığıyla ebeveyninin ağzından sunulan bu sesler ve kelimeler kişi için onu bütünleştirecek ( aynı zamanda bir ad ve bir ben imgesi sahibi de kılan) aracılığı ona sağlamaktadır. İhtiyacı aktarabilmenin yolu yapısal olarak dilden geçer. Dille birlikte gelen etkinin derinliği, kişinin bedeninin ihtiyaçlarını kültürün ve dilin trafik ışıklarının kontrolüne tabii olmayı gerektirir. Hazlar, sadece haz olmaktan çıkar, Ötekinin de dahil olduğu dinamikler haline gelirler. Örnek olarak bir çocuğun ellerini ağzına götürüp sürekli emmesi en başta sadece hazken ebeveynin müdahelesiyle şiddetlenme eğilimi taşır, bu şekilde çocuk bazen tamamen besini reddeder, hatta bazen çocuk besini değil, (Denkleme dahil olan ya da olamayan kültürel ve ebeveynsel Ötekine dair bir konum olarak) nesne olarak hiçi yer. Anorexia’da karşılaştığımız budur. Oral talep, ilk olarak mukozadan alınan bir hazdan başlar ve bu haz, gösterenin ve annenin arzusunun müdahalesi ve annenin arzusunun baba tarafından adlandırılması ile ebeveynlerin ve kültürün dahil olduğu bir oyun haline gelir. Artık besinin ağız yoluyla sağladığı haz kendini Ötekinin arzusuyla, onun talebiyle ve Ötekinin arzusunun arzusu ve de Ötekinin talebinin talebiyle etkileşime bırakmıştır. Bazı insanlar “yeme” dedikçe yemeyi, bazıları ise “ye” dedikçe hiçbir şey yememeyi ya da az yemeyi bu talep ve arzulara bir konum olarak edinir. Hatta doyum buradan palazlanır. Haz, jouissance*’a dönüşmüştür. Öteki — bu örnek için ebeveynsel Öteki — bir kişi için doyumun sınırının ötesindeki fazladan keyfe, engebesiz bir yolun düzensiz ve sınırsız akışına imkan veren bir yapı olarak değil, süratle gidilebilir bir düzlüğün trafik işaretleri ve ışıklarıyla düzenlenmesinin sonucu olarak doyumun ötesindeki artık keyife, fazlalığa dönüşür. İnsanın içgüdülerinden kopmasının nedeni budur, bir kişinin biyolojik ihtiyacını bu yüzden hep bir artığı ya da artık olarak eksiği barındırır. Bu sayede talebin Ötekine hitap eden bir ihtiyaç oluşu dürtü ile birlikte yeniden yönlendirilir(1). Bu aynı zamanda normatif bir öneride bulunulamayacağı, herkes için geçerli ve makul tek bir düzeyin saptanamayacağı anlamına da gelir. Bu nedenle makul olan terapinin içinde, terapi sürecinde sadece o özne için, sadece kişi için üretilebilir.

Dürtü ve talep arasındaki ilişkinin bir başka biçimi de bebeğin sürekli temas edip sarılan ebeveyne sahip olduğu düşünülünce ortaya çıkar, bu bebek için sürekli temas ihtiyacı halinde olmasına tanık olma ihtimalimiz artacaktır. Ebeveyn çocuğun bütün ihtiyaçlarını öncül olarak sıkı bir temas ile gerçekleştirirse, ihtiyaç ne olursa olsun ortaya çıkan itki sarılma, dokunma vb biçimiyle ilişkilenir. Yetişkin hayatında yemekten önce bilinçsiz bir yakınlık arayacak, kimselere sarılmaya, dokunmaya itilecek biri olmasında bu yaşantının etkisi olacaktır. Fakat bu belirlenim hali o kadar da kötü değildir. Ebeveyn olarak yapılan bu müdahale, dilin aracılık edişinin yaşantılanmasına neden olur ve bu aracılık etkisi sadece kişiyi belirli belirsiz itkilerin ailevi ve kültürel adlandırmalarla belirlenmesine sebep olmakla kalmaz aynı zamanda dilin, Öteki olarak, bu aracılığı kişinin bilinemez yaşantılarını (2) ihtiyaçlaştırmasına ve dürtüye katmasına da yarar. Bu yaşantıların dilin alanına girmesi, dil tarafından düzenlenmesi demektir. Dilin bu etkisi sayesinde psikanaliz ve psikoterapi çalışmalarında kişinin bu geçmiş (ama tekrarlayan) deneyimlerine ilişkin başka bir ilişkilenme geliştirilebilir. Yani kişiyi psikolojik olarak yemeye, temasa, sigaraya ya da türlü zorlantılara ya da alışkanlıklara yönlendiren libidinal ekonominin dil ve Öteki tarafından düzenlenişi, aynı zamanda kişinin yaşantılarının yeniden adlandırılabilir, bir düzeyde yazılabilir olmasını sağlayan etkinin(3) bizzat özünü oluşturur.


* Bu yazıda “keyif” olarak okunabilir.
(1) “İhtiyaçlar bize yalnızca kırılmış, bozulmuş ve parçalanmış olarak gelir ve kesin olarak [gösteren tarafından] yapılandırılmışlardır.” Seminer V., J. Lacan

(2)  Bu bilinmez yaşantıların sebebi genellikle parçalanma anksiyetesi denilen, henüz benliğinoluşmadığı döneme ait arkaik deneyimlerdir. Benlik, içgüdüleri dürtülere çevriminde rol alan dil ve Öteki aracılığıyla kurulur. Parçalı beden deneyimi, ebeveynin bakışında, jestinde adlandırılır. Biyolojik refleksleriyle ben olarak bağ kurmak için çocuk örneğin “bu senin elin” mahaline gelecek bir jeste ihtiyaç duyar. Böylece hem bir isimde tutunabilecek bir imgeyi hem de o ismin simgesel koordinatlarına olanak açılır.

(3)  (Apres-coup) Belki bu örnek için geriye dönük deneyimlerle başka bir ilişkinin mümkünatı olarak düşünülebilir.

Okuma Önerileri ve Kaynakça

– Lacan, J. (2011). The seminar of Jacques Lacan: Book V: The formations of the unconscious: 1957-1958.

– Fink, B. (2016). Lacancı Psikanalize Bir Giriş: Kuram ve Klinik. Özgür Öğücen (çev). İstanbul: Encore yayınları.

– Quinet, A. (2018). Lacan’s clinical technique: Lack(a)nian analysis. Routledge.